Sanat düşmanlığı dönüştürür
Bir sanat eserinde anlatılan bir insanı ya da insanları buluruz. Egemen politika olarak bize anlatılan düşmanlaştırıldığımız pek çok halklar ve yaşadığımız toplum içindeki halklara düşmanlaştırılanlar, ötekiler sanat eserlerinde insanlar olarak çıkar karşımıza. Haberlerin sunduğu sayılarla verilen ölü yaralı düşman ve terörist olarak değil insanlar olarak karşımıza çıkar. Düşmanlarımız diye anlatılanlar bize bezerler ve bizimkine benzeyen sorunları vardır. Sorunlarını çözümlemek için onlar da uğraşır. Ve okuduğumuz her roman ya da öykü ya da baktığımız fotoğraf ya da resim, oyun, film yarattığı bu özdeşlik nedeniyle bizim de deneyimimiz, tanıklığımız olur. Farklı etnilerden olanlar etnik özelliklerinden çıkarak bizim tanıdığımız biri olur. Anlatılan kişiyi anlamaya başlarız. Anladıkça da yabancı değil, içimizden biri olarak yaşamaya devam eder. Bütün dünyada yaratılan sanat eserlerini görmek okumak izlemek bu nedenle hepimizi dünya insanı haline getirir. Düşmanlaştırıcı tüm önyargılarımızdan kurtuluruz.
İnsanlığın genel sorunlarını konu aldıklarında ise kurduğumuz özdeşlik ise çok daha fazladır. İnsan türü olarak yeteneklerimizin aynı olduğunu görürüz. Aynı ya da benzer sorunları yaşadığımızı görürüz. Yaşanan sorunlara karşı benzer mücadeleler içinde olduğumuzu ya da değilsek mücadele edebileceğimizi görürüz. Yaşadığımız ezilme bize ait olarak değil tüm dünyaya ait egemenlik ilişkilerinin yarattığı bir durum olarak karşımıza çıkar. Artık farklı ülkelerde yaşayanlar farklı dili konuşanlar bize uzak ya da düşman değil, yakın ve dost olurlar. Okurken izlerken gözyaşlarına boğulduğumuzda, öfkeyle dolduğumuzda acıdan yüreğimiz burkulduğunda, kahkahalarla güldüğümüzde aramızda birbirimizi anladığımızı gösteren bir ilişki yaratılır sanat eseriyle. Ne yazar vardır oysa yanımızda ne de kahramanlar. Ama sanat eserleri geçmişimiz zihnimiz olurlar, bizi çoğaltırlar. Okudukça, izledikçe dünyaya dünya deneyimine dünya tarihine yakınlaşmış hissederiz kendimizi. Her okuduğumuzla kendimizi çoğaltır hayat karşısında büyürüz. Bir filmden çıkarken, bir kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapatırken içimize sığamamak büyüdüğümüz içindir. Büyümek kendi deneyimlerimizi edinmek değil midir aynı zamanda.
Eşitlik ve özgürlüğü konu edinen sanat eserleri bizim yaşadığımız baskı ve ezilmeyi görmememizi sağlar. Hepimiz kendi küçük, egemen ilişkiler ve söylem tarafından belirlenmiş hayatlarımızı farklı bir gözle görmeye başlarız. Yaşadıklarımızın biz kötü olduğumuz için, şanssız olduğumuz için, haksız olduğumuz için değil, erkeğin karşısında kadın, Türkün karşısında Kürt, Avrupada bir göçmen, Selendi’de bir Roman, heteroseksist dünyada bir travesti, Sünni Müslümanlar arasında bir Alevi, inananlar arasında bir inançsız egemenin karşısında muhalif olduğumuz için başımıza geldiğini anlayıveririz; Marcos’un dediği gibi. Benliğimiz artık bütün ezilenlerle birleşir. Hepimizin eşit, hepimizin özgür olduğu bir dünya toplum isteriz. Hiç kimseyi ezmediğimiz, hiç kimse tarafından ezilmediğimiz bir dünyanın olabilirliğini ve zorunluluğunu böyle düşünmeye başlarız.
Sanat her zaman, iki ana temada ortaya çıkmıştır. Özellikle yaratılması için özel malzeme ve zaman gerektiren sanatlar yalnızca egemenlerin istedikleri biçimde geliştirilmişlerdir. İnsanlık kendi üretici güçlerini geliştirdikçe egemenlere bağımlılığı azalan sanat ve sanatçılar ortaya çıkmaya başlamış sanat ürünleri de yalnızca egemenlerin ulaşabildiği ürünler olmaktan çıkmıştır. İnsanlığın yarattığı matbaa, fotoğraf makinesi ve sinema sanat ürünlerinin herkesin ulaşabileceği teknikleri yaratarak bir coğrafyada ve tüm dünyada ortak bir hafıza oluşturmamızı sağlamışlardır. Ama sanat da ne yazık ki egemenlerin egemenliklerini pekiştirmeye de yarar. Hangimiz Ömer Seyfettin’in öykülerinde düşmanlık yaratan anlatımı hatırlamaz. Osmanlının sorunlu olduğu tüm halklar bir cani olarak anlatılır. Birlikte yaşadıklarımız egemen değerlerimize saldıran, onları yok etmeye çalışan caniler olarak gösterilir. Milliyetçi ırkçı düşmanlaştırıcı bu sanatın etkilerini ortadan kaldıracak olan da yine sanatın kendisidir. Okumak bakmak ve izlemek yeni insanlar ve hayatlarla tanışmak içimizdeki milliyetçi ırkçıyı dönüştürecek bizi düşman haline gelmekten kurtaracaktır. Düşman yaratmak bir paradoksdur; düşman yaratanın kendisi düşman diye yarattığına düşmandır. Kendi içindeki düşmanlığı başkasına yansıtarak savunduğu, gizlediği kendi egemenlik ilişkileridir.
İnsanı anlatmadığında da sanatçı bizim adımıza doğayı nesnel dünyayı izleyen bir göz olur. Tüm dünyaya bizden farklı birinin bakışıyla görmeye başlarız. Aynı ayrıntının ilgimizi çektiğini fark ettiğimizde sanatçıyla özdeşleşiriz. Yalnız olmadığımızı hissederiz. Ama dünyaya, insanları konu olduğunda insanlara ve topluma bizim dışımızda bakan, farklı bir insan olduğu için farklı bakan sanatçının bakış açısı bize dünya toplum insan ve kendimizi değerlendirme de ayrı bir katkı oluşturur. Yeni perspektifler kazanırız.Bazen kökten dönüştürür bakışımızı, bazen dönüşüme götüren bir birikim oluşturur. Sanat eserlerinin çoğalması ve daha çok izleyici ve okurla buluşması bu nedenle çok önemlidir.
Selma Güngör
30.ocak 2010-ANKARA

