Tarihi an

Bazı anlar vardır, tarih yazılır, işte o tarihi ana tanıklık edenlerden biri olmanın mutluluğunu yaşadım, yaşıyorum. Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine, Maxmur'da yaşayan, üçü çocuk 26 Kürt ve Kandil'den de 8 gerilla Türkiye'ye giriş yaptı.

Birçok sivil toplum örgütü, yazar ve sanatçıdan oluşan bir heyetle Silopi'ye doğru yola çıktık. Yolculuk boyunca her yerde, 'Barış Grupları'nı Selamlıyoruz' pankartları asılıydı. Heyecanım İstanbul'da başlamıştı ama Silopi'ye doğru yol aldığımızda bin kat daha artıyordu.

Silopi'de binlerin katıldığı mitingin yanından arabayla geçerken, Kürt halkının her zamanki gibi ayakta olduğunu görüyordum. Sınır kapısından yüzlerce metre öncesi polis barikatı kurulmuştu. Önce 45 avukatın olduğu bir otobüsün barikatı geçmesine izin verildi, arkasından bir sürü zahmetle biz heyette olanlar geçtik. Tabi sınır kapısına geldiğimizde, durumun pekte öyle olmadığını gördük, bizi içeriye almamak için bin bir zorluk çıkarıyorlardı ve hiçbir açıklama da yapılmıyordu. Saatlerce 35-36 derece sıcağın altında bekletildik, bir sürü girişimden sonra, akşamın dar vakti içeriye alındık. Gerillalar giriş yapmıştı ve bekletiliyorlardı, hiçbir açıklama yapılmıyordu. Daha sonra avukatlar sorguya girmeye başladı ve biz de avukatlardan gelişmelere ilişkin kısmi bilgiler alıyorduk. Sınır kapısında bekleyen bizler gibi Silopi ve Cizre'de geceyi açıkta geçiren on binlerce insan, hiç uyumadan karşılamayı bekliyordu. Sabah saatlerinde gelen Barış Gurupları'nın bırakılacağı söyleniyordu.

Kapıya geldiğimizde önce Maxmur'dan gelen Barış heyeti sırayla bırakıldı, arkasından Kandil'den gelen Barış Grubu. Onları karşılamak, onların bu onurlu davranışına ilk elden tanık olmak harikaydı. Fakat bir sorun vardı, içeride 5 kişi daha kalmıştı ve gelen bilgiler sürekli değişiyordu. Tutuklanacaklarına dair bilgiler geliyordu. Dışarıda bekleyen karşılama heyetleri ve sayısız kalabalığa ulaşmış kitle, onlar bırakılmayana kadar oradan ayrılmayacaktık. Nitekim öğleden sonra kalanlar da bırakıldı ve Barış Grupları'nı alarak Silopi'ye doğru yola çıktık.

Başta Kandil'den gelenler olmak üzere bir grup otobüsün üzerine çıkmış halkı selamlıyordu. Onları kapıda karşılarken kendilerine verilmiş çiçekleri halka veriyorlardı, halk ise ellerine geçen çiçekleri tekrar gerillalara fırlatıyordu. Çok anlamlı bir sahneydi bu. Kürt halkı her ferdiyle muazzam bir bedel ödemişti. Dağı, sokağı, kırı, kentiyle ödenmiş bedelin karşılığı herkesin payına düşecek birer gül dalıydı. Bu güne birlikte gelinmişti. Yaşanmış acılar herkesindi. Yaşanan coşku, bayram havası orada bulunan herkesin... Sokaklar insan seliydi; kadını, çocuğu sanki transa girmişti... Silahsız bir şekilde, kendi resmi gerilla elbiseleri ile gelmişlerdi ve tüm halk onların gelişini ayakta alkışlıyordu. Yıllardır beklenen özlem gerçekleşmişti. Tüm halk gelen heyeti, dağdaki kardeşlerinin, çocuklarının, anne ve babalarının yerine koymuştu. Olanca yorgunluğa, uykusuzluğa karşın kalabalığın gece gündüz boyunca süren bu coşkun, umut ve iyimserlik yüklü bekleyişi; silahların sustuğu, diyalog ve karşılıklı anlayışın egemen olduğu; demokratik, özgürlükçü yeni bir Türkiye'nin olanaklı olduğuna işaret ediyordu. Bütün mesele, yönetim çevrelerinin bu yığınsal beklentiye karşılık verebilmesinde, Kürt halkı barışa, özgürlüğe ekmek ve su kadar, soluduğu hava kadar ihtiyaç duyuyordu. Temel ulusal haklar için ödediği tüm bedellere karşın, daha da kendi payına düşecek her fedakarlığa hazır ve samimiydi. Beklediği somut, ele avuca gelir asgari insani koşulların, solunabilir bir atmosferin yaratılmasıydı. Tüfeklerin, havanların dağ başındaki sığırtmaç çocukları, dağların, koyakların, bozkırların tenhalığına düşen her bir gölgeyi namlularının nişangahında gezdirdiği, bu topraklarda yaşayan büyük-küçük herkesin varlığına gölge ettiği makus talihin, ölüm ve şiddet yüklü tarihin son bulmasıydı.

Her yerde 'Barış elçileri hoş geldiniz' pankartları asılmıştı. Gelen barış elçilerini karşılayan heyetin içinde ben de bir gazeteci olarak bulunuyordum. Olay, büyük bir tarihsel anlam taşıyordu.

Bu topraklarda yaşanmış acıların çetelesini tutanlardan biriydim. Olup bitenlerin acısını, sancısını yürekten duyumsamış, kahrını, azabını türlüsüyle yaşamış bu toprakların bir ferdiydim aynı zamanda. Tarihin bu anına tanıklık etmek; barış elçileri olarak silahlarından soyunarak, zeytin dalı uzatmaya gelmiş gerillaların ellerini ilk sıkanlardan biri olmak mutlulukların en büyüğüydü.

Kandilden gelen gerillaların bir kısmı on, bir kısmı yirmi yıldır dağlarda yaşaya geliyorlardı. Dağdan gelenler düze, düzdekiler dağlılara hasretti. Ki bu vuslat anı, dağın düze kavuştuğu bu an, ömürdür oğul-kız gözleyen ebeveynlerin, kardeşlerin, cümle mağdurların hasretiydi aynı zamanda.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Barış Heyeti'nin Türkiye'ye gelişi, sanıldığından da önemli bir tarihsel uğraktır. Varılmış bu uğraktan geriye dönüş yoktur. Yıkım ve şiddetin alasını yaşamış, bu topraklara yayılmış yüz yılın toplu mezarlıkları, örenleri üzerine tiranlığını kurmuş eski sistemin çarkları paslanmış ve köhnemiştir artık. Kapıya dayanmış barış, özgürlük ve eşitlik elçileri daha fazla ayakta bekletilemeyecektir. Geceyi-gündüzü ayakta bekleyen yüz binlerin bekleyişinin asıl anlamı budur.

Şimdi sıra, elçilerin ifade ettikleri dokuz maddelik demokratik çözüm taleplerinin yasal ve kalıcı bir karşılık bulmasıdır.