Ölsem Gözlerim Açık Kalmaz Artık

Günler süren bekleyişte, kadınların erkeklere oranla daha dirençle beklemelerinden tutun, bir ağaç gölgesi bile olmayan yerde, avukatları getiren otobüsün bağajına sırayla girip gölgelenmeye çalışmamıza kadar, miting alanından istediğimiz suların bizlere ulaşana kadar kaynar hale gelmesine kadar herşey herşey güzeldi..

Uzun yıllar bir gün devrim olacak ve ben bu devrimi göreceğim dediğimi yakın dostlarım bilirler. Evet bunca yıl yaşanmış acıların, mücadelenin ardından ben bir devrim sürecini, tarihsel bir anı gördüm, yaşadım. Bu tarihsel an; bir gün evet bir gün belki milyonların umudunu yitirdiği sınıfsız bir dünyanın kurulmasının hayal değil gerçek olduğunu bir kez daha gösterdi.. Bu tarihsel an, bu coğrafya da barışa, özgürlüğe, sömürüsüz bir yaşamın gerçekleşebilir olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu tarihsel an, bu coğrafya da bir çok şeyin değişebileceğinin umudunu büyüttü.

Takvim yaprakları 19 Ekim’i, 20 Ekim 2009’u gösterirken, nefesler tutulmuş Silopi’de Habur sınır kapısında beklerken yaşanan duyguları, bir milyonu aşkın insanın dört bir yandan yükselen sesleri, yaktıkları ateşlerin sıcaklıkları bulunduğumuz yere ulaşırken duyguları anlatabilmek, tarifleyebilmek mümkün değil.

Hele ki, 34 barış elçisiyle Diyarbakır’a dönüş yolunu tarifleyecek literatürde kelime yok inanın.
 
Bir insanın yaşadığını anlatamaması ilginç bir durum gelebilir sizlere. Ama gerçekten, gerçekten söylüyorum gördüklerimizi karşılayacak söz yok ki..

Her kelime, her cümle gerçek yaşamı teknik bir düzeyde tariflemeye götürmektedir.

Yani bir anlamda siz okuyucuyu aslında yanıltmak demektir.

İstanbul’dan, Ankara’dan, Bursa’dan giden karşılama heyeti içinde, sendika temsilcileri, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, siyasi partilerden, gazeteci, yazar, sanatçılardan oluşan heyetle Habur Sınır kapısında hem gergin hem heyecanlı bekleyişin üyeleriydik. Önümüzde bir demir kapı vardı aramızda gelen barış elçileriyle..

Bir an evvel o kapıdan evet bir santimlik bir demir parmaklıklı kapının açılmasıyla barış Türkiye’ye girecekti. Barışa dokunacaktık.

Türkiye Barış Meclisi heyeti içerisinde yer almam için telefonla gelen çağrıyı tereddütsüz kabul ederken bile böylesi bir tarihsel anı yaşayabileceğimi düşünmemiştim. Aylar önce Barışın yol haritası üzerine katıldığım bir sohbet toplantısında, “birgün 99’yılından sonra yine bir barış grubu Türkiye’ye gelirse onların yaşadığı yalnızlığı bu sefer yaşatmamalıyız. Türkiye’nin dört bir yanından, tüm kesimlerden bir heyetle sürecin sorumluluğunu üstlenebilmeliyiz” diyen biri olarak hem sözümün arkasında durabilmek hemde o anı yaşayabilmek için evet demiştim. Bu anı yaşamama vesile olan Barış Dostları sizlere ne kadar teşekkür etsem azdır. Bana bu anı yaşatan Barış Grubu üyeleri, Diyarbakır’dan Silopi’ye yedisinden yetmişine o direngenliğinizle, coşkunuzla bu tarihsel anı yaratanlar iyi ki varsınız.

 

Saatler geçmek bilmezken, güneşin altında, oturulacak yeri, suyu, tuvaleti olmayan bu yerde, kilometlerce uzaktan gelen slogan sesleri ile güç buluyorduk.

Saatler geçmek bilmezken, her an resmi görevlilerle tüm yapılan görüşmelere rağmen bir aksilik olabilecek endişesi yer yer huzursuzluklara neden olabiliyordu..

Böylesi tarihsel bir an içerisinde ne organizasyona dair eksiklikler, ne ağırlanma, ne ihtiyaçların karşılanması hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin anlamı olamazdı..

Öyle ya bugüne kadar yaşanmış başkaca böyle bir an var mıydı? Herkesin ama herkesin, protokolü unutması kadar doğal ne olabilirdi ki? Birkaç kilometre uzaklıkta Barışa dokunabilmek, yıllardır yaşadıkları acıların derin çizgileri yüzlerine oturmuş olsa da yürekleri umutla çarpan yüz binlerce insan protokolü, ihtiyaçlarının karşılanması gibi detayları silmişti. Onları boş tarlalarda sabahlamaya iten irade yürekleriyken, heyetimizden ise zaman ilerledikçe teker teker ayrılmalara itense “ertelenemez” işleriydi.

Bir kez daha gördüm, bir kez daha kanıtlandı benim için. Kürt sorununda çözüm öncelikli olabilmeliydi. Bu söz sıradan bir söz değil. Önceliği burada görmek ertelenemezlerin sırasında değişikliğin kendisini göstermektedir çünkü..

Gelenlerin içinden 5 kişinin ifadesi üzerine yaşanan tıkanıklık ise, teknik bir takılma, basitçe geçiştirilerek çözülebilecek taktiksel kelime oyunu değildi. Evet tüm dünya biliyordu gelen Barış Elçilerinin kimin çağrısıyla geldiğini. 221. maddeye sığınarak, teslim olmak için değil, Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrıyla geldikleri gizlenemeyecek kadar aleni, açıktı.

Aynı, yıllardır Kürtlerin tüm inkara, yok denmesine, kart kurt denmesine rağmen yaşadıkları, var oldukları gibi.

Aynı, Kürtçe bir dil yok denmesine, meclis tutanaklarına anlaşılmaz bir lisan denmesine rağmen milyonlarca insanın Kürtçe konuştuğu gibi gerçekti. Gerçeklerin gizlenemeyecek denli açık olması başka bir şey, bu gerçekliğin anayasal statü kazanması başka bir şey. Türk, Kürt, yaşayan tüm halklar kardeştir demek başka bir şey, eşit ve özgürce yaşamak başka bir şey. Zaten bu nedenle değimliydi, birilerinin Kandil’de olmasına iten neden…

Demokratik bir çözüm için mevcut yasaların yetmediği gerçeği, 12 Eylül Askeri Darbe anayasanın demokratikleştirilmesinin artık vaktinin geçmekte olduğu, çaktırmadan bir adım atar gibi yapıp beş adım geri gidişi engellemek çabasıydı aslında kelimeler üzerinden süren tartışma. Bu nedenle son 5 kişiyle buluşup buluşamamak Barışa bir adım yaklaşıp yaklaşamayacağımız, Sınırdan barışın geçip geçemeyeceğinin göstergesiydi. 29 kişinin de kapıdan geçerek aramızda olması tabiî ki anlamlıydı ama devrim değildi!

Öyle ya, cezaevlerinde yılları çalındıktan sonra 99’da Barış Grubu üyeleri de aramıza gelmişti sonuçtan bakarsak. Ama “devrim”i yaşamamıştık. Üstelik sınırda beklerken ilk barış grubundan sevgili dostlarla içim tarifsiz duygular içindeydi. 99 döneminde onlar çok daha zorlu bir süreçte adım atmışlardı bu yolculuğa. Kendilerini karşılayacak yüzbinlerin olamayacağı gerçeğini bilirlerken çıktıkları yolculukta, bir provakasyonla daha yoldayken hayatlarını kaybedebilecekleri ihtimalleri ile gelmişlerdi. Bırakın yüzlerce avukatları olmasını, dönemi içinde ilk sorgularına avukat bile girememişti. İlerleyen uykusuz günleri sonucunda Reyhan Yalçındağ gibi az sayıda avukatla görüşebilmişler ve cezaevine gönderilmişlerdi. Yaptıkları işin önemini, anlamını çok iyi bildikleri için, bir çok kesime, bunun bir teslimiyet değil direniş, mücadele olduğunu anlatmaya çalışmışlardı hiç anlatmadıkları içlerindeki burukluklarıyla.  Onlar yılmadılar, cezaevinden çıktıkları gibi dört bir yanı, dört bir kesimi dolaştılar. Avesta, Yüksel, Aysel, İmam, Şirin, Ali, Seydi .. Türkiye Barış Meclisi gibi hayatımın dönüm noktası olan bir girişimin kurulmasına ön ayak oldular. Ve evet başta 99 yılında gelen Barış Grupları olmak üzere bir çok insanın mücadelesi ile gelindi bugünkü duruma. Ve yıl 2009 Habur Sınır kapısından Barışa bir şans, Barışa Bir Umut geldi.

99 yılında gelen barış elçileriyle böylesi kucaklaşamamış olmakla on yılda neler yitirdiğimiz ortada. Şimdi bu tarihsel süreci geldiği yerden daha ileriye taşımak yükümlülüğü içindeyiz.

Silopi’den Diyarbakır’a birkaç saatlik yolu 24 saatte geçebildik.

Yüzbinlerce insan seli içinde, insanların barışa özlemini gördük. Gelenlere dokunmanın barışa dokunmak olduğunu hissettik. Barışa açlığın, özlemin yakıcılığını ve yüreklerindeki kararlılığı gördük. Bu barış seli, durdurulamazdı. Akan yatağı değiştirilemezdi. Bu barış Seli’ne set çekilse yıkardı, akan yatağı değiştirilmeye kalksa ellerinden umutları, yaşam nefesleri kesilmiş olurdu. O yüzden Silopi’den diyarbakır’a gördüğüm Şov değildi, eylem değil di, miting değildi… milyonlarca insanın barış umutlarının gerçekleşiyor olmasının bayramıydı. Acıların bitecek olabilmesinin sevinciydi..

Yıllardır, yok sayılan, inkar edilen, imhalarla, faili meçhullerle, işkencelerle yaşayanlara, her an içlerinden kimlerin kaybolacağını bilemeyenlere, her gün oynamayı bilemeden yaşamlarını bir mermiyle, bir bombayla, bir mayınla kaybeden çocuklara, evlatlarını, anne, babalarını kaybetmişlerin artık yeni ölümlerin olmayabileceğine inananlara bu sevinci ancak hala egemen, inkarcı, ötekileştirenler, barışı sindiremeyenler, hala kendini üstün kabul edenler, ırkçı, milliyetçi zihniyet çok görebilir. Tamam işte, istenilen oluyor, sınırdan geçiyorlar ötesini abartmayın demek, tamam işte Kürtler yok derken artık var diyoruz bununla yetinin demekten öte değildir. Bu sevinci, bu coşkuyu çok görmek, kürt sorununu çözmek demek değildir.

Şimdi bu sevinci, bu umudu kimsenin gölgelemesine izin vermemek, Kürtlerden ziyade Türkiye Halklarının, emekçilerinin, demokratların, aydınların, kadınların, tüm siyasilerin, tüm halkların görevidir.

Bu coşkuyu, bu umudu ya hepberaber büyütürüz ya da milyonların kursağında bırakarak, tarihe veballerimizle yazılırız.

Samimiyet ve Cesaret.. İkircimsiz, Ama’sız yola devam. Anayasanın demokratikleşmesi için yürüyüşe devam. Operasyonların durdurulması ile ha gayret, ha bir cesaret ölümleri durdurmaya devam. Ölümler dursun, düşünceyi ifade önündeki yasaklar dursun ki, hep birlikte özgürce konuşmaya, tartışmaya başlayabilelim.

Ha bir gayret.. Kürt sorununda çözüme doğru ilerledikçe emin olalım ki, demokratikleşmenin önü de açılacak. Barış sürecinde gerçek çözüme yüründükçe sınıf mücadelesinin önü açılacak.  Bu coğrafya da başka bir hayat yeşerecek..

Yeterki önceliklerimizi ertelemeyelim, önceliklerimizi derin teorik tartışmalar içinde kısırlaştırmayalım.

Yeterki teorinin yaşam içerisinden çıktığını ve tekrar yaşama dönmedikçe, hayat içerisinde, yaşamla, sokakla buluşmadıkça bir anlam ifade etmediğini unutmayalım.

Yeter ki, dışarıdan değil, içerden konuşmayı, seyirci değil, o milyonların içinden Silopi’den Diyarbakır’a değil, Ankara’ya, Bursa’ya, İstanbul’a, Karadeniz’e, Akdeniz’e, Ege’ye yürüyüş kolunun özneleri olarak zincirin halkalarının kopmasına izin vermeden uzatabilelim.

 

Bir haftalık yaşadıklarımı sizlere başka türlü anlatabilmem inanın mümkün değil.

Her an’ı uzun uzun anlatabilmek lazım. Her an içinde bir çok anlamlı detay saklı.

Günler süren bekleyişte, heyetimiz içerisinde kadınların erkeklere oranla daha dirençle beklemelerinden tutun, bir ağaç gölgesi bile olmayan yerde, avukatları getiren otobüsün bağajına sırayla girip gölgelenmeye çalışmamıza kadar, miting alanından istediğimiz suların bizlere ulaşana kadar kaynar hale gelmesine kadar herşey herşey güzeldi..

İnanıyorum ki sadece Silopi’de, Cizre’de, Kızıltepe’de, Amed’de değil, dört bir yanda milyonlarca insan aynı duyguları yaşıyordu.

Ve inanıyorum ki, milyonlara Türkiye Barış Meclisi adına seslenirken hissettiğim heyecanı, herkes duyuyordu. Ve eminim titreyen ellerim kameralara yansırken, kramp girmiş bacaklarımın üzerinde zor durmaya çalışırken tüm bunların nasıl bir tarihsel an’a işaret ettiğini barış isteyenler anlayabiliyordu.

Ama son söz yürekten söylüyorum. Bu an’ı yaşadım ya, ölsem gözlerim açık gitmeyecek buna inanın..

 23.10.09